Mert AKYILDIZ
Kurulduğu günden bu yana “kolektif savunma” kavramıyla meşrulaştırılan NATO, tarihsel olarak hiçbir zaman yalnızca askeri bir pakt olmadı. Soğuk Savaş boyunca işlevi, dış tehditlere karşı bir savunma örgütü olmaktan çok, içerdeki toplumsal dinamikleri kontrol altında tutmak, sosyalist yükselişleri bastırmak ve kapitalist sistemin siyasal sınırlarını korumak oldu.
Avrupa’nın savaş sonrası koşullarında işçi sınıfı büyük bir siyasal ağırlık kazanmıştı. Faşizmin yenilgisinden doğan umut, kamucu ekonomi ve sosyalist örgütlenme eğilimleriyle birleşiyordu. Sermaye sınıfı ve onu temsil eden siyasal elitler, bu yükselişin önünü kesmek için “dış tehdit” retoriğini araçsallaştırdı. 1949’da kurulan NATO, tam da bu atmosferde, bir güvenlik kalkanı olmaktan çok bir siyasal denetim mekanizması olarak işlev gördü.
NATO bünyesinde kurulan “stay-behind” (geride kalma) ağlarının resmî amacı, olası bir Sovyet işgali durumunda direniş örgütleri yaratmaktı. Ancak bu yapıların pratikteki hedefi bambaşkaydı. Gladio, fiilen Avrupa halklarının kendi içinde gelişen sosyalist hareketlere karşı bir “gizli ordu” olarak çalıştı.
Gladio’nun temeli 1950’lerin başında CIA ve İngiliz MI6 koordinasyonunda atıldı. Avrupa genelinde gizli silah depoları, istihbarat hücreleri, sivil maskesi takmış paramiliter unsurlar örgütlendi. Bu ağ, NATO’nun “stay-behind” birimlerinin ulusal varyantları olarak her ülkede farklı isimlerle kuruldu.
Resmî olarak hükümetlerden bağımsız gibi görünseler de fiilen devlet aygıtlarının derin yapılarıyla iç içeydiler. Gladio, Avrupa “demokrasilerinde” “devletin görünmeyen eli” olarak işledi.
İtalya, Gladio’nun en belirgin biçimde ortaya çıktığı ülkelerin başında gelir. Çünkü savaş sonrası dönemde İtalyan Komünist Partisi (PCI), Avrupa’nın en güçlü sol partilerinden birisiydi. İşçi konseyleri, kooperatifler ve sendikalar geniş bir taban yaratmıştı. ABD ve NATO açısından ise bu durum, “sistem içi” bir tehdit anlamına geliyordu.
İtalya’da Gladio, “NATO Coordination Committee”ye bağlı olarak kuruldu ve doğrudan CIA tarafından finanse edildi. Operasyonun merkezinde, “Servizio Informazioni Difesa” (SID) adlı istihbarat örgütü bulunuyordu. 1960’lardan 1980’lere kadar yürütülen birçok kanlı eylemde bizzat bu ağ üzerinden planlandı. 1972’de Peteano’da üç jandarmanın ölümüyle sonuçlanan bombalı saldırı, sosyalist örgütlere mal edildi. Oysa yıllar sonra yapılan soruşturmalar, saldırının arkasında aşırı sağcı “Ordine Nuovo” grubunun ve Gladio’ya bağlı istihbarat unsurlarının olduğunu ortaya koydu. 1980 Bologna tren istasyonu katliamı ise (85 ölü, 200’den fazla yaralı) “gerilim stratejisi”nin doruk noktasıydı. Amaç, toplumda kaos ve korku yaratarak sol muhalefeti bastırmak, devlete “güvenlik için olağanüstü yetki” vermekti.
İtalya’da onlarca yıl süren bu operasyonlar, sol partileri marjinalleştirirken, sendikaları sindirdi, halkın siyasete olan güvenini zayıflattı. 1990’da Başbakan Giulio Andreotti’nin Meclis’te “Evet, Gladio vardı” itirafı ise devletin bu karanlık ağlara doğrudan onay verdiğini ve birlikte hareket ettiğini resmileştirdi. Ama hiçbir zaman hesap sorulmadı.
Gladio’nun ortaya çıkışının gerçekliği, NATO’nun Avrupa “demokrasilerini” korumadığı, tersine gerektiğinde burjuva demokrasisini askıya alarak kapitalizmi koruduğunu gösterdi.
Türkiye’ye baktığımızdaysa NATO’ya katılımdan sonra bu modelin doğrudan ithal edildiğini görüyoruz. 1952’de kurulan Özel Harp Dairesi, “Sovyet işgaline karşı direniş örgütü” olarak tanımlanıyordu, ama kısa sürede iç tehditlere yöneldi. ABD’nin eğitim desteğiyle personel yetiştirildi; Seferberlik Tetkik Kurulu aracılığıyla paramiliter bir ağ oluşturuldu.
1960’lardan itibaren Türkiye’deki sosyalist hareketlerin yükselişiyle birlikte, kontrgerilla faaliyetleri hız kazandı. 6. Filo eylemlerinden 12 Mart muhtırasına; Maraş, Çorum, Bahçelievler katliamlarından 12 Eylül darbesine uzanan süreçte bu yapıların izi açıkça görüldü. “Komünizmle mücadele” adı altında yürütülen faaliyetler, sendikalara, öğrenci örgütlerine, devrimci yapılara karşı sistematik bir devlet şiddetini kurumsallaştırdı.
Bir diğer vurucu gerçek ise MİT’in önceki dönem yapılanması, uzun süre doğrudan CIA bütçesiyle finanse edilmesiydi şüphesiz. Maaşlardan teknik donanıma kadar birçok kalem, müttefiklik adı altında Washington tarafından karşılanıyordu. Bu dönemde “Millî Harp Dairesi” adıyla bilinen yapı, NATO’ya bağlı özel harp organizasyonunun Türkiye uzantısı olma işlevindeydi. Kapitalist devletin güvenlik aklı da doğal olarak bağımsız bir hat geliştirmek yerine NATO merkezli stratejilere eklemlenmişti. 12 Eylül 1980 darbesiyle ise bu tablo en çıplak hâlini aldı. Tanklar yürürken Washington’dan gelen “Bizim çocuklar başardı.” mesajı bütün durumu özetler nitelikteydi. O çocuklar, NATO’nun karanlık laboratuvarlarında yetişmişti.
Susurluk kazasıyla birlikte ise 1990’larda devlet–mafya–paramiliter örgüt ilişkilerinin üstü biraz aralandı, ama NATO’nun Türkiye’deki “gizli yapılanması” hiçbir zaman tam olarak çözülemedi. Kontrgerilla mantığı, yalnızca bir örgütlenme biçimi değil, devletin ideolojik refleksine dönüştü.
Bugün NATO ülkelerinde Gladio tipi yapılanmalar klasik biçimleriyle var olmayabilir, fakat temel mantık hala sürüyor. Halk muhalefetinin denetlenmesi, ideolojik operasyonlarla yönlendirilmesi, medyanın militarist çizgiye çekilmesi bugünün güncel formları durumunda. “Siber güvenlik”, “hibrit tehdit”, “dezenformasyonla mücadele” gibi başlıklar altında aynı kontrol mekanizması yeniden üretiliyor. Bu kez bombalar yerine veri ağları, suikastlar yerine medya manipülasyonları kullanılıyor. Bunun yanında değişmeyen en önemli gerçek ise, sermaye düzenini korumak, emperyalist çıkarları güvence altına almaktır şüphesiz.
NATO’nun bugün Ukrayna’dan Ortadoğu’ya uzanan coğrafyada oynadığı rol, 20. yüzyılın Gladio operasyonlarından bağımsız değil. Aynı “güvenlik” söylemiyle aynı denetim stratejisi sürdürülüyor.
Bütün bunlardan çıkan sonuç; Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesinin, halk egemenliğinin ve barış politikasının önündeki en büyük engellerden biri bariz bir şekilde NATO olduğudur. Çünkü bu ittifak, yalnızca askeri değil, ideolojik bir bağımlılık ilişkisi inşa eder.
ABD’nin çıkarlarına göre biçimlenen bu mekanizma, Türkiye’yi kendi bölgesinde emperyalist projelerin taşeronu haline getirir. “Savunma paktı” adı altında ülkeye yerleşmiş üsler, askeri danışmanlık ağları ve eğitim protokolleri, bağımsız karar alma kapasitesini sınırlayan zincirlerdir.
NATO’dan çıkmak, yalnızca bir dış politika tercihi değil, aynı zamanda tarihsel bir yüzleşmedir. Gladio’nun, kontrgerillanın, emperyalist denetim mekanizmalarının tamamen tasfiyesi, halkın kendi kaderini belirleme iradesinin ön koşuludur. Gerçek güvenlik, emperyalist ittifakların gölgesinde değil tam aksine emekçilerin dayanışmasında, halkların kardeşliğinde ve barış politikalarında kurulabilir.(Genç Hayat)